<%@LANGUAGE="VBSCRIPT"%> İFMC
       
       
       
       
       
Linkler Site Haritası İletişim
Giriş Sayfam Yap
 
İktisatlılar Evi
 
İktisat Haftası
 
İktisat Dergisi
 
İkdos
 
Katit
 
Resim Atölyesi
 
Müzik Korosu
 

 

İKDOS
MİHALIÇÇIK – GORDİON – AYAŞ – GÜDÜL – BEYPAZARI
HÜSAMETTİN DERE

ETKİNLİK RAPORU

 

RAPOR TARİHİ                   : 12.12.2011
DÜZENLEYEN                    : RECEP BABAYİĞİT

GEZİ ADI                              : MİHALIÇÇIK – GORDİON – AYAŞ – GÜDÜL – BEYPAZARI – HÜSAMETTİN DERE  TURU
YER                                       : BOLU – ESKİŞEHİR – ANKARA  SINIRLARI
TARİH                                   : 03 – 04 ARALIK 2011
ARAÇ                                    : MERCEDES -SPRINTER MİNİBÜS
KONAKLAMA                      : 03 ARALIK HÜSAMETTİN DERE KÖY EVİ - MUDURNU
ÖZEL EKİPMAN                  : ALINMADI
İLK YARDIM                         : STANDART İLK YARDIM SETİ ALINDI
GEZİ TÜRÜ                          : DOĞA ETKİNLİĞİ + KÜLTÜR TURU
TUR REHBERİ                    : RECEP BABAYİĞİT
YÜRÜYÜŞ REHBERİ        : HSAN SAYIL
ÖREN YERİ REHBERİ      : --

KATILIMCI SAYISI  : İKDOS DIŞINDAN GELEN 5 KİŞİ DAHİL TOPLAM 18 KİŞİ  

RECEP BABAYİĞİT
ÖZLEM GÜVENÇ
ELİF KESKİN
HÜLYA AK
SELMAN AK
EZGİ SU AK                                    ( SELMAN AK )
HASAN SAYIL
M.JALE BAYAV
ŞERİFE YÜCEL
LEBİBE ÖZKAVAKLILAR
CİHAN SERCAN
ÖMER SERCAN                             ( CİHAN SERCAN )
AYFER ARSLAN
SEMA YILDIRIM                             ( AYFER ARSLAN )
LEYLA KARAGÖL
AYSUN GÖKDEMİR                      ( LEYLA KARAGÖL )
GÜLTEN KADERLİ                        ( ŞERİFE YÜCEL )
SUNA AYDIN                                  ( CİHAN SERCAN )

HAVA DURUMU     :

BİRİNCİ GÜN           : AÇIK VE GÜNEŞLİ
İKİNCİ GÜN              : BİRİNCİ GÜNLE AYNI  

GEZİ GÜZERGAZI  :

GİDİŞ                         :

İSTANBUL – İZMİT – MUDURNU – HÜSAMETTİN DERE – NALLIHAN – SARIYAR – MİHALIÇÇIK – GORDİON – BEYPAZARI – HÜSAMETTİN DERE
 

DÖNÜŞ                     :

HÜSAMETTİN DERE – GÖYNÜK – TARAKLI – İZMİT - İSTANBUL

FAALİYET                :

Önceden yapılan duyurularla  yeterli katılım sağlanarak erken denecek bir saatte Bakırköy’ den ilk hareketle  oldukça hareketli ve renkli uzun tura başlandı.

 

1.GÜN ( 03 ARALIK  ,CUMARTESİ )

Tamamen doğaçlama yaptığımız turlarda farkında olmadan ortaya çıkan sonuç bizi sanki doğal bir kronolojiye götürmekte.

Bu sene ilk etkinliğe Anadolu uygarlıklarından en büyüğü  Hititlerle başlamıştık, son etkinliğin de yine bir başka büyük Anadolu uygarlığı olan Friglerle bitirmek tesadüf olsa gerek.
Aslında, Anadolu’ yu enine boyuna gezince, dağlarındaki ıslık çalan rüzgarı dinleyince, kekik kokularıyla ve keklik sesiyle uyanınca, bir görünüp bir kaybolan vadilerine dalınca ,her taşın, her duvarın tarihsel bir öyküsünü dinleyince, bu zengin coğrafyada, bu yüzyıllardır kendince herkesin damgasını vurduğu bu topraklarda, aslında hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görebiliyoruz.

Sadece yapılması gereken, bu zenginliği içinize çekebilmek, acele etmeden,özümseyerek, her seferinde aynı yere, aynı dağa, aynı insanlara gidilse bile, bıkmadan gidebilmek, bıkmadan usanmadan toprağa elini ve ayağını koyabilmek, onu bir tüketim malzemesi gibi görüp hemen tüketmeden, “ evet, onu da gördüm, evet evet orayı da , evet o kenti de , evet evet o köyü de  “ diyerek, egzotizmin  ve oryantalizmin tuzağına düşmeden,haritadan yer bulma kolaycılığına kaçmadan, budala düşler kurmadan, her taşı, her yazıyı, her anıtı, her sembolü, her sesi, dağların koyaklarını, hülyalarımıza ortak olan yabansılığını, yaylalarını, onları yaşanır kılan insanlarını bir daha görebilmek.

Gördüğümüz ve düşlediğimiz her şeyin, ne kadar çok sayıda ve ne kadar büyük hızda tüketildiğiyle açıklandığı bir dünyada, Anadolu şovenizmi yapmadan, bu coğrafya bizleri ta ilk günlere, o saf haline götürebilecek sadelikler de barındırıyor aslında.

Turizm , diyemeyeceğim başka bir kavramla hareket edildiğinde,aslında geriye , sadece ve sadece beklentisiz bir geziyi keyfe dönüştürmek kalıyor.

Beklentisiz turlardan birine daha çıkarken, turun sonu için, Hüsamettin Dere için  Hasan ‘ dan yardım almamak olmazdı, sağ olsun yardımlarını esirgemedi.

Bir önceki turda olduğu gibi, Cumartesi günü saat 05:00’ te ilk duraktan hareket edildiğinde, uyanık haldeyim  ve Şerife’ nin telefonunu bekliyorum.Beklenen telefon 10 geçe çalıyor ve araç hareket halinde, Hasan da yanlarında.

Kadıköy çıkışı da sorunsuz, yanlış anlamadan dolayı, isim yazdıran bir arkadaş gelmiyor, sorun değil, on sekiz kişi de yeterlidir.

Sabah kahvaltısı için mola verilmeyecek, dedik, ama katılanlara  bu kadar da yüklenmeyelim.İki gün önce Hasan’ ı arıyorum, “Hüsamettin Dere Köyü tur güzergahımızın üzerinde, insanlar sabah aç gelecekler, Ayşe Teyze’ ye söylesen de,bize şöyle iki tepsi börek hazırlasa, yolda bir köy kahvesinde çayla beraber yeriz”.

Tamam, diyor Hasan, Ayşe Teyzeyle konuşurum.
Ama, sürpriz olsun, kimseye söyleme , diyorum Hasan’ a.

Araç İzmit’ ten son yolcuları da aldıktan sonra, uzunca sayılacak yolumuza devam ediyoruz.

Herkes yeniden uykuda, henüz kimse uyanmamış.

Yakın zamana kadar Taşkesti ilçesine kadar  orman içinden geçen  Dokurcun – Taşkesti yolu, yeni yola verildi.Kıvrım kıvrım ve iniş çıkışlarla dolu Dokurcun yolu uykuda geçtiği için , kimse rahatsız olmuyor.

Beklediğimiz, o sert kara kış şartları da yok.Çok uzaklarda ve sadece çok yüksek zirvelerde kar var.

Yine de , yolun gölgede kalan kısımlarında yer yer gizli buzlanmalar görülüyor.Kaptanımız deneyimli.Taşkesti ‘ yi geçtikten sonra yolun riski azalıyor.

Mudurnu sapağını geçiyor ve Hüsamettin Dere Köyü’ ne doğru yola devam ediyoruz.
Göynük  levhasını gördükten sonra sağa dönüyoruz.Hemen on metre ilerdeki köy levhasında “ Yüz Yıl “ yazıyor.Burası , 70 ‘ li yılların ,” Karaoğlanlı “ yılların döneminde orman köylüleri için yapılan Orköy Projesi kapsamında toplulaştırılmış,  ormandan düze iskan sağlanmış ,planlı ve ölçekli bir köy.

Köyün ortasından geçen yol,  Göynük’ e kadar gidiyor.

Hemen birkaç dakika sonra soldaki yol ayrımı ise sizi Hüsamettin Dere Köyü’ ne ulaştırıyor.

Hüsamettin Dere Köyü’ ne varınca, aracımız Ayşe Teyzelerin evinin önünde duruyor.Saat 09:40, programda sapma görülmüyor.Süprizden söz edecek oluyorum, ama Hasan çoktan söz etmiş.

“Bu akşam kalacağımız köy evi burası, şimdi buraya yolda yemek için iki tepsi börek almaya ve kısa ihtiyaç molası için geldik, akşam geldiğimizde her yer karanlık olur, gündüz gözüyle köyü görebilirsiniz”, diyorum.

Ayşe Teyze çay da hazırlamış, bizi bekliyor.Çayı duyanlar, diğerleri ihtiyaçlarını giderirken, böreğin başına oturmuşlar bile.

Evde fazla oyalanmıyoruz.İki tepsi nar gibi kızarmış böreği alarak evden ayrılıyor, akşama görüşmek üzere Ayşe Teyze ve eşiyle vedalaşıyoruz.

Köyü adeta kucaklar gibi duran ve köye arka çıkan Çal Dağı’ nın etekleri beyaza bürünmüş, sular donmuş, Ayşe Teyze’ nin demesine göre, dün gece ısı – 18 dereceye kadar düşmüş.Özellikle, akşam hangi odada, hangi sobanın kenarında kedi gibi kıvrılıp yatacağını bilemeyenleri “ya üşürsem “ tedirginliği alıyor.

Aracımız köyden çıkıp, tekrar saptığı yola girip Nallıhan yönüne doğru yol almaya başlayınca, bu tedirginlik kısa sürede dağılıyor.

Nallıhan köye fazla uzak değil.Yarım saat sonra Nallıhan’ dayız,ama hiçbir yere uğramadan Beypazarı yönüne devam ediyoruz.Bu yönde ilerlerken, sağa sapan yoldan Mihalıççık levhasını izleyerek, Beypazarı yolundan ayrılıyoruz.

Buralara kadar Bytinya toprakları sayılırdı, buradan sonra Frigya topraklarına doğru yol alıyoruz.

Nallıhan’ ın da içinde bulunduğu güzergah, Taraklı - Göynük- Nallıhan – Çayırhan – Beypazarı – Ayaş ve devam edip giden uzun yol, bin yıllardır kullanılan kervan yoludur ve daha 1950 ‘ li yıllarda E-5 karayolu açılana kadar Ankara – İstanbul arasında kullanılmıştır.

İsimlerinde geçen hanlarda da anlaşılacağı gibi, buralar aynı zamanda bir kervan için bir günlük yürüme mesafesinde olan menzil noktalarıydı, kervan buralarda mola verir, konaklar, yükünü diğer kervana aktarır, yoluna devam ederdi.

Köroğlu dağlarının içine bir hançer gibi sokulan E-5 karayolu , tüm bu coğrafyayı hunharca ortadan ikiye böldü,hem değersiz hem de kimsesiz kıldı yıllarca.

Şimdilerde, özellikle Beypazarı kaynaklı ve merkezli yerel turizm potansiyeliyle canlanma yaşanıyorsa da, adeta “ restorasyon çılgınlığı , hatta manyaklığı “ ile her şey ve her yer sonsuza kadar acımasızca tahribata bırakılıyor.

Bu kimsesiz kalmış coğrafyanın bağrına doğru bir yol alalım, diyor ve yeni bir rotayla daha önce hiç gidilmemiş yerlere doğru çeviriyoruz yönümüzü.

Mihalıççık levhasından dönüşten sonra ilk durağımıza, Sarıyar Köyü’ ne ve hemen onun önünde kurulmuş olan Sarıyar Barajı’ na varıyoruz.

Daha köye varmadan, geçen herkesin kolayca dikkatini çekecek, sarı renkli kayalık yar aslında bölgeye de adını veriyor.

Sarıyar baraj havzasındaki köprü üzerinden suyun karşı tarafına geçiyoruz.Su durgun gibi görünse de dikkatli bakınca, Sakarya Nehri’ nin coşkun akışını fark edebiliyoruz.
Suyun akış yönünde solda ,nehrin kıyısına bağlanmış bir tekne ve suyu geçtiğimiz tarafta akış yönüne doğru sağda ve köprüden yukarıda kalan ve nehrin kenarındaki sığlıkta bir zamanlar mekanik çark yardımıyla çalışan ve bahçe sulamak için arklara su taşıyan düzenek dikkatimizi çekiyor.


1951 – 1956 yılları arasında yapılan Sarıyar Barajı, yapıldığı dönemde bile tutulan su dikkate alındığında çok büyük bir HES olarak ortaya çıkıyor, bugün bile tüm HES yapıları içinde altıncı büyüklükte olması, Sakarya Irmağı’ nın , onu besleyen Kirmir Çayı,Porsuk Çayı  gibi çayların ve havzanın zenginliğinden kaynaklanmaktadır.

Daha uzun günlerde ve daha yıldızlı akşamlarda Nallıhan ve Sarıyar coğrafyasında başka rotalar bulmak üzere , yolumuza devam ediyoruz.

Baraj havzasından Mihalıççık yönünde devam eden yol birden dikleşiyor.Anadolu coğrafyası süprizlerine başlıyor.

Kısa sürede çok yükseğe çıkmış oluyoruz, baraj havzası ve köy birden altımızda küçülmüş ve bizden uzaklaşmış oluyor.

Bu arada araçta bulunan iki tepsi börek, kenarından köşesinden de olsa, tırtıklanmaya başlıyor bile, kolay değil, insanlar sabahtan beri bir şey yemedi,vakit öğlene geliyor.
 

Sakarya Irmağı’ nı kendi başına, bu kıştan kalan güneşli günde süzülür halde bırakıyor ve Sündiken Dağları’ nın birbirinden güzel yaylalarından ve köylerinden geçerek yola devam ediyoruz.

İlk duracağımız yer, Mihalıççık ‘ a bağlı Sorkun Köyü.Fazla yolumuz kalmadığını düşünerek, iki tepsi böreği oraya kadar götürmeyi ve köy kahvesinde odun ateşinde demlenen tavşan kanı çayın yanında yemek istiyoruz.

Oysa, daha çok yolumuz var, Sündiken Dağları’ nın inişli çıkışlı, yer yer buzlanmış daracık yolları öyle kolay geçit vermiyor insana.

Nihayet Sorkun Köyü’ ne varıyoruz.

Aslında amacımız bu turun ana eksenini oluşturan üç yeri görmek ve gözlemek oluyor. Mihalıççık - Sorkun Köyü -  Gordion ve Güdül.

Kekik kokulu yaylalardan geçerek bu ana eksenden ilkine , Sorkun Köyü’ ne gelmiş bulunuyoruz.

Artık Frigya topraklarında sayılırız.Daha köye girişte solda tüten dumanları görünce, turun birinci ayağı için görmemiz gerekenlerin bizi beklediğini düşünüyoruz.

Sadece Türkiye içine değil, yurt dışına da satışı yapılan ünlü Sorkun Çömlekleri kışın son güneşli günlerinde açıkta pişirilmeye bırakılmış.Hemen duruyor , araçtan iniyoruz.
Yere ters olarak dizilmiş çömleklerin nasıl piştiğini meraklı gözlerle izliyoruz.
Çömlek dizilerinin başında duran ve ha bire ateşi besleyen karı koca çift, karşılarında birden bu kadar kalabalık meraklı bir insan grubu görünce şaşırıyor.

Alevin rengiyle, çömleklerin diziliş ahengi ve sarıya çalan renk doğal bir uyum sergiliyor.

İçinde pişen eşsiz lezzetteki yemekler soframıza geldiğinde, yemeğe bu kadar lezzeti katan şeyin, aslında termik bir pişirme yöntemi olduğunu ve geçmişinin ta sekiz bin yıl öncelere kadar gittiğini, yine Anadolu kaynaklı olduğunu, Friglerler’ de bu tür topraktan çanak çömlek yapımının zirveye ulaştığını bilmeyiz ve sorgulamayız.

Bizim gördüğümüz sadece işin son kısımları, asıl iş o çömleklerin yapısını oluşturan, o termik pişirmeyi sağlayan ve ateşe dayanan kızıl toprağı bulmak, yerin beş metre altından bin bir güçlükle çıkarmak,o toprağı ustalıkla çanak çömleğe, testiye, bardağa dönüştürmek.

Pişirme için, çömlekler ağzı yere gelecek şekilde diziliyor.Çam ve çok yüksek kaloriyle yanan ardıç dalları çömlek sırasının önüne diziliyor ve tutuşturuluyor.
Önde tutuşan odunlar, ön sırayı pişirdikçe, ateş arka sıralara taşınıyor.

Pişirmenin , köylüler buna “ ütme “ diyorlar, sağlıklı olabilmesi için rüzgarın mutlaka aynı yönden esmesi gerekiyor , aksi halde, arkaya taşınan ateş dengeli dağılmıyor.

Olmazsa olmaz, üç şey var Sorkun Köyü’ ne özgü, “ kızıl toprak, ardıç ve her yerde olduğu gibi, ta “ ana tanrıça “ döneminden beri, bereketi sağlayan ve onu sürekli kılan “ kadın emeği “.

Kızıl toprak, buraya özgü ve yerin beş metre altından, ocak denilen yerlerden madencilik yöntemleri kullanılarak ve yılda sadece bir kez çıkarılıyor.
Çıkarılan bu toprağı her ev kendi ihtiyacı kadarını evinin önünde kurumaya bırakıyor.
Sadece kızıl toprak yetmiyor, bir de köyün çoğu yerinde bulunan sarı-yeşil renge çalan  toprağa ihtiyaç var.
Kızıl toprak işin yapımından önce bulamaç haline getiriliyor ve elenmiş sarı-yeşil toprakla karıştırılıp 3 - 5 gün dinlendiriliyor.

Sonra, yine kadın emeği devreye giriyor ve şeritler halinde kesilen çamurdan hamurlar, çömlekçi çarkında şekilleniyor ortaya çömlek, ekmek sacı, balık tavası , testi vb ürünler çıkıyor.

Pişirici olarak ardıç ağacı kullanılıyor.

Daha aracımız bu bölgeye girdiğinde,başta Hasan’ ın dikkatini çekmiş olmalı ki, bu ağaçlar nedir, diye soruyor, “ bunlar ardıç “ diyorum.

Ardıç, demiri eriten, Divriği demir cevherini demire dönüştüren, ulu ağaç.
Ardıç, bin yıllara dayanan  bugünkü programda göreceğimiz gibi, Kral Midas’ ın  anıt mezarında bin yıllara meydan okurcasına hala ayakta duran  asil ağaç.

Ve olmazsa olmaz, çamura hayat veren ve  dumanın içinde, kış ayazında onu  pişiren kadın emeği.

Köyden ayrıldığımızda programdan sapma görülmediği halde, Sarıyar baraj havzasından buraya kadar geldiğimiz yol , hiç hesaba katmadığımız kadar hızımızı kesiyor ve programda sapmaya yol açıyor.

Herkesin karnı öylesine aç ki, çömlek pişirme yerinden ayrılıp, araca biniyor ve sabahtan beri kuzu gibi bekleyen iki tepsi böreği yemek için bir an önce köy kahvesinin yolunu tutuyoruz.

Köy kahvesi köyün içinden geçen Mihalıççık yolunun üzerinde .Kahveye girip, bulunanlara selam veriyor ve hepsiyle tokalaşıyorum.

Her biri ayrı bir masada ferahça oturan köylüler,hep bir ağızdan hoş geldiniz , diyor ilk şaşkınlıktan sonra.
Aslında bu köy öylesine biliniyor ki, pek de şaşıran olmuyor, şaşkınlık sadece bu mevsimde gelen bunca insan ve yanlarında getirdikleri iki tepsi börekten kaynaklanıyor.

Her biri ayrı masada oturan köylüler, bize masalarını veriyor, onları hemen yan yana uzunlamasına bir araya getiriyor ve çayları söylüyoruz.
Ayşe Teyze’ nin örtüsünü masaya yayıyor ve nar gibi kızarmış böreği üstüne koyuyoruz.

Hemen böreğe el atılıyor ve sayımıza göre, köylüler ve çaycı da dikkate alınarak dilimleniyor.

Sabahtan beri açlığımızı bastırdığımıza değiyor, çaylar ,odun ateşinde demlenmemiş olsa da, tavşan kanı ve köyün kaynak suyundan demlendiği için içimi çok keyifli.

Böreğini yiyen , çayını içen, buralara kadar gelmişken hazır, boş gitmeyelim, bu kadar ünlü çanak çömleklerden alalım, diyerek, kahvenin hemen karşısında bulunan aynı zamanda alt tarafı atölye, yan tarafı pişirme fırını olan bir dükkana giriyor.

Dükkana en son girenler için alış-veriş süresi çok dar oluyor, ama yine de herkes bolca çömlek alıyor.Satıcı genç üstü çamurlu önlüğüyle alt kattaki atölyesinden , çarkın başından kalkıp gelmiş, bu mevsimde bu kadar müşteriyi görmek, bu kadar satış yapmak yüzünü güldürüyor.
Dükkanın bir kenarında çuvallarla patates duruyor. Toprağından dolayı köyün aynı zamanda patatesleriyle de ünlü olduğunu anlıyoruz.
Satıcı genç, güveç çömleğini ilk defa kullanacaklar için öneriler sıralıyor.
Mümkünse kuyruk yağı kullanarak, içi boş şekilde ısınmış çömleğin iç kısmını güzelce yağlayın.Olmazsa, ilk pişirimde bol yağlı bir yemek yapın, böylece yağ toprak çanağın içindeki mikro  gözeneklerin içine geçer ve bundan sonraki pişirimlerde o topraksı koku gelmez.

                      


Çaylar içildi, börekler yendi, Ayşe Teyze’ ye teşekkür edildi, çanak çömlek alış verişi yapıldı, “ yerel ekonomiye katkı “ sağlandı, artık yola düşme vakti, programımız oldukça yüklü.

Bunca zahmetli çömlek işi neden bu dağ başı sayılacak bir köyde yapılıyor, bu işi bu insanlara kim öğretti,ilk ürünleri kim tasarladı,daha aklıma gelen bir sürü soru.

Sağa sola bakmaya vaktim yok, Frigler’ den bir iz bulabilir miyim, diye.
Frigler’ in izini sürmek için köye başka bir zaman, ama bu sefer bir gece kalmalı, güneşin batışını ve doğuşunu izlemek üzere tekrar gelmeyi hayal ederek, köyden ayrılıyorum.

Sündiken Dağları buralarda geçit veriyor, ama hala tırmanıyoruz.Kısa süre geçmeden,dağın en yüksek geçidine “ Kartal Geçidi’ ne “ varıyoruz.

Yükseklik 1.550 metre.

Geçit levhasından 20 metre sonra aracımız duruyor, buralara gelen gezginlerin ifadesiyle , “ Kartal Geçidi’ nde  durun, kekik ve çam kokularını içinize çekin, etrafta öten çeşitli kuşların cıvıltısını dinleyin “ , tavsiyesine uyarak, araçtan iniyoruz.
 
Yol boyunca, yaylalar boyunca içimize gelen keskin kekik kokularını şimdi daha iyi alabiliyoruz.Kekik kokularına ,çam kokusu karışıyor.Mevsim artık kış, kuş sesleri duyulmuyor, ama olsun bizim kendi cıvıltımız yetiyor resim çektirmek için.


Sündiken Dağları’ nın doruklarına, kartal geçitlerine bir daha ne zaman geliriz, bilemiyorum.

Yolumuz Mihalıççık’ a doğru, Eskişehir topraklarındayız.

Sorkun Köyü ile Mihalıççık arası pek uzak değil.Programdan sapmaya başladığımız için Mihalıççık ‘ ta hiç durmayıp, yolumuza devam ediyoruz.

Buralar aslında, bir yanıyla Rum diyarı, Anadolu’ nun eski halkları için kutsal yerler.Mihalıççık adı da  Rumca “ Michail – itsi “ kelimesinden geliyor .Sondaki – itsi takısı kelimeye yer , yurt anlamı katıyor.Böyle okuyunca, aslında Mihalıççık ‘ ın
“ Mihail ‘ in yeri, Mihail ‘ in yurdu olduğu anlaşılıyor.Michail ise, kutsal kitaplarda adı geçen meleklerden birisi olan Mikail’ den başkası değil.

Melek Mikail ‘ in toprakları aynı kutsallığı Yunus Emre’ ye kadar taşımış.Buralar aynı zamanda Yunus Emre ‘ nin yurtları, yolumuzda Yunus Emre Beldesi var.

Yunus Emre Beldesi, Eskişehir – Ankara arasında tren yolculuğu yapanların iyi bildiği bir istasyondur.

İstasyonun önündeki benzinlikte yakıt için duruyoruz, ihtiyacı olanlar rahatlıyorlar.
Ama, geceki soğuk , burada da suları dondurmuş, olsun, kimse dert etmiyor.
Fırsatı kaçırmak istemeyenler, istasyonun açık  ambarına dağlar gibi yığılmış şeker pancarına bakıyor, hemen yanımızdan geçen ve Sakarya Irmağı’ ne can veren kollardan birisi olan Porsuk Çayı’ nı seyrediyor.

Cihan bu kış iki canlı, (Ahmet Arif ‘ in dediği gibi, “ bacım bu kış iki canlı ,zemheri de uzadıkça uzadı “ ) şeker pancarını görünce dayanamıyor, yığından bir tane alıyor, akşam Ayşe Teyze’ de pişirip yiyecek.

Porsuk Çayı’ nı nazlı nazlı akar halinde bırakıp, yolumuza devam ediyoruz.

Sivrihisar’ a dönmeden, Polatlı yönünde Eskişehir – Ankara asfaltına çıkıyoruz.
Bundan sonrasında Gordion ‘ a kadar yol güzel ve vakit kaybımız olmayacak, ama Sündiken Dağları bize hesap etmediğimiz iki saat kaybettiriyor.

Polatlı’ ya doğru Anadolu bozkırı tamamen kendini gösteriyor, her taraf sarıya, kahverengine, toprak rengine, boz renklere kesmiş, ne bir ağacın yeşili ne bir dere kenarı görülüyor.

Yol boyunca, kasaları açık kamyonlara bindirilmiş halde ellerinde kazma ve kürekler olan, çoğunluğunu köylü kadınların oluşturduğu insanlar, yol kenarlarına çam dikmeye gidiyorlar.Bazı yerlerde bu insanlar kamyonlardan inmişler ve kazma – kürek sert bozkır toprağını kazıp, çam dikiyorlar, kadınlar yine çoğunlukta,onlar canlandırıyorlar bozkırı.

Turumuzun ana eksenini oluşturan üç noktadan Mihalıççık – Sorkun Köyü artık geride kaldı, sırada Gordion – Yassıhöyük var.

Polatlı’ ya doğru giderken, Topçu ve Füze Okulu atış alanlarını geçtikten sonra, son anda Gordion levhasını kaçırmamışsanız, sağa dönüp, köprünün altından geçerek tekrar sola dönüyor ve ilerliyorsunuz.Yolun bu bölümlerinde muhtelif topçu kışlaları bulunuyor.

Gordion levhasını izleyerek Yassıhöyük Köyü’ ne varıyoruz.Burası turun ana eksenini oluşturan ikinci nokta, burası sonsuz büyüklükteymiş izlenimi veren Yassıhöyük, burası etrafta yüzlerce küçüklü büyüklü höyük ve tümülüsle Frigler’ in başkenti Gordion.
Anadolu’ nun pramitleri diye de adlandırılan tümülüsler burada , Yassıhöyük’ te “ bin tepeler “ olarak da biliniyor.

Antik Sangarios ( Sakarya Irmağı ) ile Porsuk Çayı’ nın birleştiği yerin dirsek yaptığı yerde, bereketli topraklar üzerinde kurulan Gordion ‘ un tarihi MÖ 3.000 yılına, eski tunç çağına kadar gider.

Boğazları geçerek Balkanlar’ dan gelen ve  Anadolu’ nun kendilerinden önceki hakimi Hititler’ in yerini alan Frigler’ le Gordion en parlak dönemini MÖ 725 – 675 yılları arasında yaşamış.

Büyük İskender’ in Pers Egemenliği’ ne son vererek  MÖ 333 ‘ te kışı Gordion ‘ da geçirmesinden sonra tüm Anadolu coğrafyası Helenistik Kültür’ ün egemenliğine girmeye başlar.

Gordion ‘ a adını veren ve ilk kral Gordios ‘ un yaptığı kördüğüm İskender tarafından bu tarihte kesilir.

1901 yılında başlayan kazılarda, hala Gordios’ un arabası, arabasının okuna bağladığı düğüm ve İskender’ in kılıcı aranıyor.

Üzerinde tam sekiz kültür katı bulunan Gordion ‘ da hala kazılmakta olan ve çok geniş bir alana yayılan ören yerini gezmek olanaksız, vaktimiz de yok.Bunun yerine tüm Gordion ‘ un kronolojik olarak özetinin sergilendiği müzeyi gezmek istiyoruz.

Müzeye varmadan, etrafa bakıyoruz, Kral Midas adına yapılmış olan tümülüs çok uzaklardan bile fark ediliyor.

Müzenin otoparkında durup araçtan iniyor ve müzeye giriyoruz, saat 14:00.

Müze , çok mütevazi,ama çok iyi düzenlenmiş, belirli bir kronolojinin izlendiği ,sürekli ziyaretçisi olan bir yer.

Anadolu’ nun bu sanatçı halkı Frigler, kendileriyle anılan birçok ilklere, dünyada bilinen ilk mozaik süslemeleri de eklemişler ve bu çakıl taşlarının boyanmasıyla yapılan basit mozaik yer döşemeleri müzenin önemli bir kısmını oluşturuyor.


Bugün hala kimi halı ve kilim desenlerinde kullanılan mozaiklerdeki geometrik motifler,bize Frigler’ den kalan mirastır.

Bildiğimiz çengelli iğne ( fibula ), bildiğimiz hamam tası, bildiğimiz flüt hep Frigler’ in insanlığa  armağanıdır.Mobilyacılıkta o kadar ileriler ki, bugün Ankara Anadolu Uygarlıkları Müzesi’ nde sergilenen ve  hiç çivi kullanılmadan yapılan Frigya işi mobilyaların ,zarafeti ,görkemi ve tasarımı görenleri hala hayrete düşürüyor.

Müze ziyaretimiz beklenenden uzun sürüyor, grubun bunca uzun ve yorucu yoldan sonra bu kadar uzun üzere müze gezmesi beni çok mutlu ediyor, demek ki, turlarımız amacına hizmet ediyor.

Gordion Müzesi’ nin iyi tarafı, belki de bunu  düşünerek kurulması,tam Midas Tümülüs’ ünün karşısında olmasıdır.Müzeden çıkanlar, aynı biletle 53 metre yüksekliğinde ve 300 metre çapında yığma topraktan oluşan tümülüsün altında bulunan anıt mezara yöneliyor.
Frigler’ le başlayan Anadolu’ daki bu anıt mezar ve tümülüs geleneğinin Kafkas -  Asya halkkarı tarafından bu coğrafyaya getirildiği söylenir.

Yaşamı söylencelerle dolu olan Kral Midas ‘ ın hayatı son bulduğunda, onun için bir anıt mezar yapılır.Anıt mezar , antik çağın ikinci en büyük tümülüsüyle örtülür.

Sündiken Dağları’ nda gördüğümüz ulu ve asil ardıç ağaçları tüm bu toprak yapıyı bin yıllardır taşır, halinden hiç şikayet etmez.
Müzeden çıkıp tümülüse yöneliyoruz.
Tümülüsün açılmasına , mezat odasına girilmesine 1957 yılında karar veriliyor. Anadolu’ da ilk defa sismik dalgalar yardımıyla bir tümülüsün içi taranıyor ve mezar odasının yeri tespit ediliyor.    

En felaket günlerimizde, depremlerde en girilmez yerlere ellerindeki madenci kazmalarıyla giren kahraman madencilerimizin kazmaları bu kez tam 80 metrelik bir tünel kazarak mezar odasına ulaşıyor.


Mezar odasına biz de geliyoruz, ardıç ağaçları koca toprak yığınını hala ayakta tutuyor.İnsan gerçek ile gerçek ötesi arasında gidip geliyor,anı algılamak çok zor.

                       
Bunca yapılan iş, insanı hayretler içinde bırakıyor, düşsel bir sarhoşluk içine giriyorsunuz.
Bu belki de Kral Midas’ ın son yemeğinde ballı şarap bulundurmasıyla da açıklanabilir.
Anadolu’ nun bu eşiz pramidinde çok fazla kalmıyoruz.                           
Mezar odasından ve tümülüsten çıkıyoruz, topluca resim çektirip Gordion’ dan ayrılıyoruz.

                   
Turun ana eksenini oluşturan ikinci nokta da geride kalmış oluyor.

Yönümüzü Ayaş’ a çeviriyoruz.Böylece , Eskişehir – Ankara kırsalında yaptığımız dairenin ucu  kapanmak üzere, yukarı doğru dönüyor.

Vakit 15:30 gibi, bu saatten sonra Ayaş’ a girmenin pek anlamı kalımıyor.Tura sırf Beypazarı için gelenler bile var, onların merak ve heyecanlarını göz ardı etmek olmaz.

Ayaş’ a uğramıyoruz, by pass yapıyor, başka bir tura saklıyoruz  o  içinde koca bir kültür özetini barındıran güzelim ilçeyi.

Ayaş’ ı by pass yapınca, doğal olarak, Güdül ‘ ü de by pass yapmak zorunda kalıyoruz, zira Ayaş – Güdül arası sadece yarım saat olsa da,kalan zamanda
Güdül’ de görmek istediklerimizi göremeyeceğiz.

Böylelikle , aynı zaman da  turun ana eksenini oluşturan üçüncü noktayı, Güdül’ ü de by pass yapmış oluyoruz.   

Geriye tek hedef kalıyor ve hava iyice kararmadan, gün batmadan Beypazarı’ na varmak.

Gordion – Beypazarı yolunda , Ayaş ayrımına varmadan, içerden ayrılan bir yolla Beypazarı’ na yöneliyoruz.

Akşamın alaca karanlığı verimli Beypazarı ovasına düşüyor.Bu sene hiç para etmeyen soğan tarlalarında, soğanlar toplanmadan bırakılmış.

Sağlı sollu soğan tarlalarının arasından geçiyoruz, aracın içine soğan kokusu doluyor.Kimi tarlalarda , soğanlar toplanmış, hatta çuvallanmış, ama onlar bile daha fazla zarar yazmasın , boşuna nakliye ödemeyelim, diye kendi hallerine bırakılmış, yazık.

 Bana göre, bu resimle Ezgi Su turun her anlamda en güzel karesini yakalıyor.

Önde kırmızı çuvallar içinde soğanlar, verimli bir toprak, onların arkasında ise içinden her biri ayrı jeolojik zamanı gösteren ve ritmik olarak geçen çizgilerle çorak bir tepe.

Önde kan rengi bulaşmış verimli toprak, arkadaki çorak tepeyle adeta yaşam – ölüm döngüsünü oluşturuyor, etkileyici.

Saat 16:30 ‘ a gelirken Beypazarı’ na giriyoruz.Böylelikle Nallıhan’ dan sonra bir süre devam edip, Beypazarı’ na varmadan Mihalıççık tarafına döndüğümüz yolu neredeyse tam daire yapmış oluyoruz.

Aracı otoparka bırakıyoruz, herkes 18:30 ‘ a kadar serbest.

Gün batmak üzere, ama hala resim için yeterli ışık var, ama ayaz çıkmış, sokaklardan el ayak çekilmiş.

Hıdırlık’ a doğru yokuş yukarı giden  ve her iki tarafı eski – yeni dükkanlarla dolu olan eski sokaklardan birisine dalıyoruz.

İlk dikkatimizi çeken, biraz da acıktığımız için, o meşhur güzelim Beypazarı Kurusu yapan bir fırın oluyor ve üstünde buharı tüten kurulardan hemen birer ikişer alıp yiyoruz.

Herkes ayrılıp başka yerlere gitmiş gibi görülse de , kısa aralıklarla yine herkes birbirini görmeye başlıyor.Ayaz etkisini artırıyor, güneş tam battı artık, kendimize bir çay ocağı buluyor, sobanın yanına oturuyoruz.

Beypazarı bu turda sadece kalacağımız köy evine dönüş yolunda bir ara istasyon olduğu için, burasını ve İnözü Vadisini görmeye başka ve daha güzel bir zaman ayırmayı düşünerek, daha vakit 18:30 olmadan, hemen oluşturulan bir telefon trafiğiyle 17:30 ‘ da dönüş için toparlanıyoruz.Otoparka gitmeden kestane alıyoruz.

Dönüşe geçiyoruz, geceyi geçireceğimiz Hüsamettin Dere Köyü’ ne doğru yol alıyoruz.Ayşe Teyze’ nin birbirinden leziz yemekleri , gece boyu eğlence, sobada patlatılan kestane bizi bekliyor,kimse bu yüzden karnını doyurmamış, herkes öğlen yedikleri börekle idare ediyor.

Ama, bir eksik var, Kral Midas’ ın son yemeğindeki ballı şarap kadar olmasa da , alkol için bir yer arıyoruz, bulmak çok zor.

Neyse ki, şehir çıkışında, Nallıhan yönünde ve üstelik açık bir tekel büfesi buluyoruz.
Adam tam bir gönül eri, ne istediğimizi sormadan, o bize neyi ne kadar istediğimizi soruyor.

Herkes istediği kadar,fazlası var eksiği yok içecek bir şeyler alıyor.

Artık Hüsamettin Dere Köyü’ ne doğru yoldayız.Saat 05:00’ ten  beri yolda olanlar için 12 saati geçen bir süre sayılır,köye vardığımızda başlangıç ve bitiş köy baz alındığında tam bir daire yapmış olacağız.

Nallıhan’ dan önce Çayırhan’ a varıyoruz, bölgede yüzeyde çıkan linyit burada termik santrali çalıştırıyor,gecenin karanlığında santralin ışıkları ve türbinlerden çıkan çürük buhar endüstri toplumu dönemine ilk geçiş yıllarındaki Avrupa’yı anımsatıyor.

Santralin dev linyit bantları altından geçip  Nallıhan’ a, oradan köye devam ediyoruz.

Köye varışımız 19:15 gibi oluyor.Ayşe Teyze’ ye söz verdiğimiz gibi, akşam dönüp geliyoruz.Herkesin karnı alabildiğine aç ve herkes yorgun.

Araç bir anda boşalıyor, kimse eşyasını almıyor henüz, daha ev ve oda  paylaşımı yapılmıyor.

Tam da beklediğimiz gibi, önceki iki gelişimizde  olduğu  gibi, Ayşe Teyze yine bir sürü yemek hazırlamış, her çeşitten ve her lezzetten.

Hepimiz yemek için bulduğumuz yerlere, yemek masası, kanepe, yer sofrası oturuyoruz.Çorbayla başlıyor yemek, kabak tatlısıyla devam ediyor.Bu kadar yemeği bir bölük ordu yese yine doyar.Herkes birbirine “ bak  şundan mutlaka ye, bak şu çok nefis, bak bir dene “ gibi kendi lezzet testlerinin yorumunu yapıyor.

Her yemekten tatmanın imkanı yok.

Selman , bir soğan fanatiği olarak, koca bir tabak soğanı önüne alıyor.

Yemeklerin bir kısmı artıyor, bir kısmına rağbet çok fazla , kalmıyor,seçicilik hoş bir şey.

Yemekler doyasıya yeniyor, soba gürül gürül yanıyor,hem yemekten hem de sobadan terleyenler, yavaş yavaş kalınlarını atmaya başlıyor.

Gece çok uzun, yarınki yürüyüş henüz kimsenin aklında bile değil.

Yemekler yeniyor, el birliğiyle sofralar toplanıyor, herkes yardımcı oluyor, Ayşe Teyze’ ye ve kardeşine teşekkür yağmurları yapıyor.

Yer sofrası da ortadan kalkıyor, meydan boşalıyor.Hasan daha köye gelmeden önce tüketmeye başladığı içeceklerini yavaş yavaş  ortaya çıkarıyor.
  
 

İki yanına aldığı iki genç ve güzel hanımla ilk kadehleri kaldırıyor, şerefe, turun şerefine.

Şerife’ nin türkülerinin bittiği yerden , Suna devam ediyor Arguvan ağzıyla.

Jale Hanım, uzun aradan ve sıkıntılı bir dönemden sonra bu kadar uzun ve yorucu bir tura rağmen çok mutlu görünüyor, Şerife ‘ nin ve Suna’ nın bıraktığı türküler geçidine, “ solistlerden şarkılarla “ devam ediyor , her makam ve her tondan.

Tüm Kafkas halklarına ve tüm Orta Aysa halklarına Rus kültüründen geçen ve bizim bu yaz Kırgızistan’ da yaşadığımız , raporlarımda da yazdığım , bir içki kültüründen söz ediyorum , “ tost “ söyleme.

Bunun için Hasan’ ı “ Aksakal “ seçiyoruz.Hasan, tüm meclisin Aksakal’ ı olarak, durumu çok iyi idare ediyor.

Herkese içinden geldiği gibi konuşuyor.

Suna , Moskova’ dan getirdiği votkayı açıyor, gidip gelip “ doldur “ diyorum.

Jale biraz sonra , içinde yedi kişinin olduğu bir otobüse binen ama akbil kartı olmayan bir Roman vatandaşın, bu yedi kişiyle olan diyaloğunu canlandırıyor.

Hasan bilmediğimiz yeteneklerini konuşturuyor ilk defa, elindeki üç elmayla gruba jonglörlük yapıyor, bolca alkış alıyor.

Şerife’ yi dansa kaldırıyorum, “ sen kalbimin mehtabısın, güneşisin “ , Ömer de sevgili eşi Cihan’ ı.Birlikte dans ediyoruz şarkı bitene kadar.

Selman  sobanın başında, elinde maşa ha bire kestane patlatıyor, kim yiyecekse onca nefis yemekten sonra.

Biraz sessizlik oluyor, bugünkü turdan beklentisi olanlar,bunca yolun sadece böreğin yanında bir çay içmek için gidilmesinin anlamlı olmadığını, Beypazarı için çok az zaman ayrıldığını,sabahtan beri yollarda olduklarını dillendiriyorlar.

Hepsi sıkıntılarında haklılar, kimseye sözüm olmuyor.
Vakit gece yarısına geliyor, saat 23:45, yarınki yürüyüş için erken yatıp,erken kalkmamız gerekiyor.

“ Saat 24:00’ te eğlence bitiyor, yarın kalkış 07:30, kahvaltı 08:00 – 08:30 arası, ve 09:00’ da yürüyüş başlıyor “ , diye duyuru yapıyorum.

Ev ve oda paylaşımları zaten yapılmış, sekiz kişi yukarı eve gidiyoruz.
Üşürüm diye korkanlar, geceye dalınca, sabah onları Hasan’ ın gürültüsü uyandırıyor.

2.GÜN ( 04 ARALIK  ,PAZAR )

Önceki gece eksi 18 olduğunu duyanlar, üşürüz , diye endişelenmiş olsalar da, gece yarısına kadar devam eden eğlenceyle,atılan kahkahalarla  oldukça ısınmış
olmalılar ki, sabah kalkıldığında kimse halinden şikayetçi olmuyor.

Ben ve Hasan dahil sekiz kişi yukarı evde, diğerleri aşağı evde kalıyoruz.

Yukarı evden aşağı eve kahvaltıya geldiğimizde, hala yatanlar olduğu gibi, çoğunluk kahvaltısını bile yapmış,yürüyüş için hazır bekliyorlar.

Kahvaltı sofrası da aynen akşam yemek sofrası gibi zengin, en çok ilgi patates kızartmasına.Mutfakta yanan sobanın kenarına kurulan yer sofrasında, kahvaltısını yapan kalkıyor.

Herkesin en geç 08:30 ‘ a kadar kahvaltısını yapıp, 09:00’ da yürüyüş için hazır olması gerekiyor.

Bu turda yürüyüş rehberimiz Hasan olacak, ne de olsa artık buralı sayılır.Bizi üçüncü kez getiriyor buralara ,bu güzel coğrafyaya, bu güzel insanların yaşadığı yere.


Kahvaltı ve yürüyüş için hazırlanmada aksama olmuyor, herkes 09:00’ da Ayşe Teyze’ nin evinin önünde yürüyüşe hazır.

Programa göre ve her seferinde olduğu gibi, yürüyüşe katılsın katılmasın,köye gelenlerin tamamı yine Hasan rehberliğinde önce köyü gezecek,devam etmek isteyenler doğa yürüyüşü yapacak.

Hasan grubu alıp, birlikte köyün içine yürüyüşe başlıyor.

Bu arada köy deyince, şu anda köylülerin yaşamakta olduğu ve hepsi birbirine benzeyen tek bir projeyle yapılan düzlükteki betonarme evlerden oluşan köy anlaşılmasın.

Biz, eski köye, bir derenin içine kurulmuş olan, dışardan bakıldığında tüten baca olmadıktan sonra orada bir köy olduğu asla anlaşılamayacak olan, hepsinin mimarisi ve cephesi birbirinden farklı olan, her köşe başında gürül gürül akan pınarları olan, insana daha sıcak ve yaşanası gelen, ama zamana yorgun düşmeye başlamış olan  ya da modernizm peşinde koşan köylünün artık terk etmiş olduğu, tam zamana yenik düşmüş ve yere yıkılıyor derken, hiçbir çıkarı olmadan, ama büyük ve gönülden kaygılarla köye gelen Hasan ve arkadaşlarının omuz verip kaldırmaya çalıştığı asıl köyden söz ediyorum.

Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok, www.ekomuze.org sitesinde köyle ilgili bakın ne güzel şeyler yapılmış, amaçlanmış, yaşatanlara ve emeği geçenlere selam olsun.

 


"Geçmişini bilmeyen toplumlar hafızasını kaybetmiş insana benzer, geleceği olamaz."

     Ekomüze duvarları olmayan bir müzedir.Köy hayatını konu alır , yerel katılıma dayalı olarak , bir mekanın kültürel kimliğine odaklanır ve yerel halkın refah ve gelişimini amaçlar, kültürün ve doğanın bir arada bulunduğu bir mekanda olanları ve olmuş olanları anlatır.
     İdeal bir Eko-Müze; günlük yaşam ile alakalıdır. Geçmişi, günümüzü ve geleceği bir arada yaşatır, yörenin sosyal gelişimini amaçlar, uygulama alanı yöreseldir, dışa bağımlılığı minimumda kullanarak yerel kaynaklar yardımı ile hayatta kalmaya çalışır.
     Eko-Müzelerin ilk uygulaması Stockholm'de 1891'de açılmış, adına Skansen Müzesi denilmiştir. Zamanla özellikle İskandinav ülkelerinde rağbet görmüş, günümüzde sadece Finlandiya'da -235 adet Skansen Müzesi- kurulmuştur ve bu sayı Avrupa genelinde 2000'i aşmaktadır.
Bu müzelerde 18.-19. yy'a ait yöresel mimari, değişik sınıflara ait evler, üretim yerleri, kilise, okul, yeldeğirmeni gibi yapılar, iç mekan dekorasyonları özenle sergilenmektedir. Birkaç yıl önce Polonya'da iki tane açık hava etnografya müzesi tanımış, hayran kalmıştık. Bunlar; yöresel, otantik, kırsal alan mimarisinin titizlikle örneklendiği 100-200 dönümlük alanlar üzerine kurulmuş müzelerdi. Belli ki sevgi ile emek verilmiş geçmişlerini unutmamak ve saygıyla anmak adına!
     Türkiye'de şimdiye dek böyle bir şey henüz hiç denenmemişti.
     Bizde de bu düşünceye sahip bir grup arkadaş, böyle bir müze oluşturma cesaretini gösterdik. Cesaret diyoruz; çünkü ne kadar hevesli olursan ol, gerçekten kolay bir iş değildi bu yapmayı planladığımız. Önce arazi almak gerekiyordu, sonra mimari yapılar seçilecek, satın alınacak, parçalara ayrılıp araziyi taşınacak, orada aslına uygun yeniden inşa edilecekti. En başta bu işi gerçeğine uygun yapacak usta kadro nerelerde bulunacaktı vb.. pek çok zor iş bizi bekliyordu.
     Böylece 2005 yılında Bolu'nun Mudurnu ilçesi'nde, dağın başında 20 dönümlük bir yer satın aldık. Ardından da müzeye koymaya değer bir ev aramaya başladık. Birkaç ay sonra bir köyden çağırdılar, evi görmeye gittik. Aslında bu köyde terkedilmiş birçok ev vardı. Ancak iş satmaya gelince, fiyatlar yükselmeye başladı tabii, sonra aklımıza bir şey geldi. Müzeyi bu köyde kuralım, yani evleri taşımayalım, yerinde değerlendirelim dedik, zaten bu fikir yani mevcut köyleri müze haline dönüştürme fikri ilk olarak 1970 yılında Fransızların aklına gelmişti. Adı da Eko-Müze, yani yaşayan müze!  Tabii herkes evini satmayabilirdi ve müze bütünlüğü sağlanamayabilirdi. Yine de evleri taşımak olacak gibi görünmüyordu.
     Biz de bu köyde, yani Mudurnu'ya bağlı Hüsamettindere Köyü'nde,  bugüne  kadar bu 24 ev satın aldık. Bir evi etnoğrafya müzesi olarak düzenleme amacıyla restore ettik.
Şimdi sırayla geleneksel çamaşırhaneyi ıslah ederek kültürel değerlerimizi canlı tutmanın yanı sıra, kullanılmayan samanlık gibi mekanlarda da spor alanları oluşturarak yeni kullanımlara kazandırmayı hedefliyoruz.

     Her geçen gün projemize katılımcıların sayısı artıyor. Projemizi her yerde anlatıyor ve bu projeye gönül vereceğini düşündüğümüz arkadaşlarımızı projeye davet ediyoruz ve sanki bir zincir halinde büyüyoruz.
 
     Köy muhtarı ve ihtiyar heyetiyle görüşüyoruz. Köydeki su ve kanalizasyon sorununu çözmek için girişimlere başladık. Köylülerle birlikte bir yaşam kurmayı hedefliyoruz ve zaten son üç dört senedir bunu yapmaya ve yaşamaya başladık.

     Türkiye'nin ilk Eko-Müzesi olan  Hüsamettindere Eko-Müzesi Projemize göre evler otantik değerlere sadık kalınarak onarılmaktadır.

     Bunun ardından köyde yaşayan herkesin, bilinç ve gelir seviyelerinin arttırılmasını  hedefliyoruz.

     Bu yoldaki çalışmalarımızın başında sosyal faaliyetler; unutulmuş gelenek ve göreneklerin yaşatılması, yöreye ait foklorik ve orta oyunlarının yeniden canlandırılması, tarımsal –hayvansal projeler, doğru tüketim, geri dönüşüm, köye gelen misafirlerle ve köyde yaşayanlarla beraber yapabileceğimiz; doğa yürüyüşleri vb. sportif faaliyetlere başlanacak, el sanatları, geleneksel doğal ürünlerin tanıtımı  sağlanacaktır.
  
     Tüm bunları yaparken aynı zamanda Mudurnu'da Doğal ve Kültürel Mirası Koruma Derneği çatısı altında da örgütlendik!

     Hepinizin bildiği gibi Türkiye, kültürel ve doğal miras yönünden zenginliğini, bu mirası koruma ve iyileştirmeye yönelik çalışma alanlarında ne yazık ki gösterememektedir.

     Merkezi Mudurnu'da bulunan Doğal ve Kültürel Mirası Koruma Derneği, Türkiye'nin her geçen gün bir parçası daha yok olan ve yeri doldurulması imkansız kültürel ve doğal değerlerini yaşatma ve bu mirasa karşı sorumluluğunu, kamuoyunu konunun önemiyle ilgili bilgilendirici sivil toplum faaliyetleriyle bir ölçüde dahi olsa telafi etme ihtiyacı duyularak kurulmuştur.
     Bu noktadan hareketle misyonu; kültürel ve doğal değerleri yaşatmak ve korumak; köylerimizi korumak, onarmak ve geleneklerinin sürmesini sağlamak; otantik Anadolu evlerini korumak, onarmak ve kullanıma açmak; doğal ve kültürel varlıkların tahribine yönelik sorunlara çözüm üretmek olan demeğimiz gerek bireysel, gerekse ulusal veya uluslararası sivil inisiyatifler ve fon kuruluşları ile işbirlikleri geliştirerek Türkiye'nin kültürel ve doğal mirası ile ilgili kamuoyu bilinci oluşturmayı amaçlayan projeler üreterek sivil toplumun ve ilgili mercilerin dikkatini çekmeye yönelik faaliyetler düzenlemeyi görev edinmiştir.

 
Köye girmeden, hafif bir tepe yapan yerde, çam ağacının gölgesinde, bir zamanlar tüm Anadolu köylerine Tarım Bakanlığı tarafından yaptırılmış ,ama artık Anadolu’ nun ta Çatalhöyük’ ten bu yana on bin yıllık  yerli tohumundan vazgeçilerek dejenere yabancı tohuma  geçilmesiyle ihtiyaç kalmayan ve şimdi kilitli olan tohum eleme
( “ selektör “ ) binasının ahşap kapısının üzerinde yeşil boyası solmuş ve gittikçe okunamaz hale gelmiş  T.C. Tarım Bakanlığı yazılı teneke levha hala dikkat çekiyor.

Hasan’ ın rehberliğinde köyün içine giriyor, artık ıslah edilmeye başlanmış  dere boyunca yukarı doğru yürüyoruz.

Bir zamanlar adı YSE – Yol Su Elektrik, olan ve tek amacı köylere yol-su ve elektrik götürmek olan ve 80’ lı yıllarda önce adı Köy Hizmetleri’ ne dönüştürülen ,sonra da ortadan kaldırılarak belediyelere veya il özel idarelerine devredilen bu sosyal kurumun yaptırmış olduğu ,hala akar durumdaki pınarlar üzerlerindeki YSE yazılı parlak metal plakalarıyla dikkat çekiyor.

Devlet köyü unutsa da, köylü bu sosyal kurumu unutmuyor, onun adını pınarların üzerinde yaşatıyor.

Bugün artık çoğu köyde olduğu gibi, Hüsamettin Dere Köyü’ nün de okulu kapalı durumda.Bu köye şimdilerde sahip çıkan yeni sakinleri köy okulunu amaca uygun hale getirmeye çalışıyorlar.



Umarım bir başka turda köye geldiğimizde, bu okulda şenlikler yapar, halaylar çekeriz.
Köyün sokaklarında gezmeye devam ediyoruz.Hasan hangi evin kime ait olduğunu, nasıl restore edildiğini, çamaşırhane ( yunaklık ) , demirci dükkanı, samanlık gibi köyün ortak mekanlarının nasıl restore edileceğini ve ne amaçla kullanılacağını anlatıyor birer birer.
En çok Hasan’ ın evini merak ediyor herkes, şu bir türlü bitmeyen,İKDOS ‘ u ağırlamak için konaklama hizmetine açılmayan !
Hasan, bugün artık virane halde bulunan demirci dükkanının yanındaki evini gösteriyor bize.


 
( Kagir evinin önünde Hasan , demirci dükkanını anlatıyor )
Köyün içinden çıkıyoruz artık, saat 10:00’ a geliyor.
Yürüyüşe katılmak istemeyen ya da mazareti olanlar ayrılıyor, kalanlar yine Hasan’ ın rehberliğinde Çal Dağı’ ne doğru ( 1.690 m) yürüyüşe başlıyor.

Daha önceki gelişlerimizde, Çal Dağı – Yeniceşeyhler – Beycik harika yürüyüşler yapmıştık.Bu köyün havası ve insanı, Ayşe Teyze’ nin yemekleri ve gece eğlenceleri kim bilir bizi buraya daha ne kadar getirecek.

Çal Dağı , hemen köyün yanı başında, onu koruyup kollayan, gözeten, ona gölge olan heybetli bir kütle.Üzerindeki tek top ağaç, onu biraz gizemli, biraz da erişilmez kılıyor.

Yürüyüş başlangıcında topluca bir resim çektiriyoruz, su dolu çam oluk gece tamamen donmuş.Arka fondaki renkler ile oluğun içindeki buz rengi  tezat oluşturuyor.


Hasan klasik Çal çıkışı yerine, vakit darlığı nedeniyle, yamacı yan keserek çıkmayı öneriyor.Herkesin bunu başarabileceğini düşünüyor ve yamaçlara tutunmuş küçük kar birikintilerine rağmen,olur, diyorum.

Ezgi Su biraz keyifsiz, geri dönmek istiyor,Hülya Hanım da onunla dönecek zorunlu olarak.

Köyden biraz uzaklaştık ne de olsa, sürüler ve çoban köpekleri var, sorun olabilir, Selman da onlarla  dönüyor.Aşağıdaki resme bakılırsa,dönüşün bu kadar keyifli olduğunu bilmiyordum.

         

Saat 10:00’ da başlayan yürüyüş keyifli şekilde devam ediyor.
Uzun ara veren Jale Hanım, zorlansa da en arkadan grubu takip ediyor, inatla bırakmıyor.
Hasan en önde, grubu yönlendiriyor.
Yamaç ve yan geçiş zorlu bir yürüyüşle son buluyor, bundan sonrası rüzgarın sağa sola savurduğu uzun ve kurumuş otların arasında yürümek oluyor.

İlk defa çıkanları şiddetli rüzgara karşı uyarmış olduğumuzdan,herkes tedbirli,molalarda rüzgarlıklar giyiliyor hemen.
Burası artık Çal Dağı’ nın zirvesi, alabildiğine düzlük, rüzgar çok şiddetli,bundan sonra,o ta uzaklardan görünen ve dağa gizem katan, ıssızlık katan tek top ağacın yanı .


                       

Bulunduğumuz yer, küçük de olsa sonuçta bir zirve, herkes kendi zirvesiyle mutlu  olur düşüncesiyle cebimden çıkardığım not defterinden  bir sayfa yırtıyor ve “ İKDOS Çal Dağı’ nda, 04.12.2012 “ yazıp ,herkese adını soy adını yazmaları için uzatıyorum.

Lebibe , çıkardığı sakız kutusunu boşaltıyor, kağıdı katlayıp sakız kutusunun içine koyuyorum.Su geçirmez gibi görünen sakız kutusunu ise, zirve işaretini tutan taşların arasına saklıyorum.

Bir sonraki gelişte sakız kutusunu bulmayı, içine yeni listeler koymayı umuyorum.

Bir de, tam da bu bölgeye, elimizde ardıç fidanlarıyla gelmeyi düşünüyorum, en az 100 tane ardıç fidanı.

Zirveden biraz aşağı ama güney batıya doğru tek top ağacın yanına gidiyoruz.

Ağacın yanında bulunan ve taş yığarak yapılmış olan , köylülerin Ayazma dedikleri yapı dikkatimizi çekiyor.

Hüsamettin Dere Köyü , eski bir Ermeni köyü.Muhtemelen, yüksek ve ulu yerler her din ve inançta olduğu gibi, bu dağ ve bu ağaç da buralı Ermeniler için kutsaldı ve belirli dini gün ve bayramlarda, adaklarda, felaketlerde buraya çıkılıyordu.Yine muhtemelen, buraya çıkan herkes yanında taşıyabildiği kadar irili ufaklı yassı taşları buraya getirip burayı bir kült merkezi haline getiriyordu.Zira, taşların yapısına baktığınızda, o taşların ne o ağacın civarında ne de başka yerde bulunmadığı anlıyorsunuz,bu taşlar belli ki başka bir yerden  devşirme ve anlamı olan taşlar.

Bu yapıya dikkatle baktığınızda , aslında bir Orta Asya Türk ölü gömme geleneği olan, kaganların ( kağan- han- ) gömüldükleri “ kurganlar “ da olabileceğini fark ediyorsunuz.

Bu anlamda, bu yapının ne zaman Ermeni , ne zaman Türk kültürüne geçiş yaptığını sadece zamana ve araştırmacılara bırakıyoruz.

Ama, şurası var ki, Anadolu hala bir çok gizemi içinde saklıyor, bunlardan birisi de bu turda planlamış olduğumuz halde gidip göremediğimiz, eski Türkler’ e ait binlerce yıllık “ kaya resimleri “ .

Arkamızda karlı zirveleriyle Abant Dağları bize göz kırpıyor.

Fazla kalmıyoruz tek top ağacın yanında, bizi görürler mi diye , köyde kalanlara telefon ediyoruz.

Dönüşe geçiyoruz.Dönüşte, çıkışın aksine, karlı iniş tehlikeli olmasın diye, klasik rotayı, orman yolunu tercih ediyoruz,rehber yine Hasan.

İniş neşe içinde oluyor.Hatta aşağıdaki görüntüye bakılırsa, Hasan kendisiyle birlikte inen öndeki grupla hem yürüyor ,hem de keyifli oyunlar oynuyor.


 

Ormandan çıktığımız yerde, başında iki iri köpeğin bekçilik yaptığı sürüyle karşılaşıyoruz, onlara dalaşmadan çalıyı dolaşıyoruz.

Ayşe Teyze’ nin evine geri geldiğimizde, saat 13:30 ‘ u gösteriyor.

Öğle yemeği çoktan hazırlanmış bile.Köyde kalanlar yemeklerini yemiş,hazırlar.
Yürüyüşten gelenler de yemeklerini yiyor ve saat 14:15’ te hareket etmek üzere hazırlanıyoruz.

Hareket saatine kadar, sipariş verilen tereyağı, tavuk vb nevaleler geliyor ve paketlenip bagaja konuyor.

Sorkun Köyü’ nden alınan çömleklerle beraber, araç yükünü fazlasıyla almış oluyor.

Araç hazır, saat 14:25 ve hareket saati.

- Yumurtalar ne olacak, diyor Aysun.
- Alalım, onu da .
- Ama, parası verilmedi.
- Olsun, Selman topluca bedelini ödesin, isteyene araçta istediği kadar satsın.

Tam iki kasa yumurta, 115 adet, Selman hepsinin parasını ödüyor ve isteyene araçta satacak.

Veda vakti,birer birer vedalaşıyoruz Ayşe Teyze ve kız kardeşiyle.

Bu güzel köye kısa zamanda gelmek üzere, bu köyü güzelleştirenleri de anarak, köyden ayrılıyoruz.
Bu sefer, aynı yoldan, Dokurcun yolundan dönmüyoruz.

Güdül ve Ayaş’ ı by pass yapmanın karşılığında, Göynük – Taraklı üzerinden dönme kararı herkesi sevindiriyor.

Köyün yol ayrımından sola dönen aracımız Göynük yönüne doğru yol alıyor.

Yarım saat kadar sonra , Göynük çıkıyor karşımıza,bir vadinin  içinde ve son yıllarda tüm hafta sonu turlarının gözdesi olan Göynük.

Devam ediyoruz, bir yarım saat sonra da Taraklı’ ya varıyoruz, saat 15:30.

Taraklı Osmanlı’ nın ilk yerleşim yerlerinden, son yıllarda artan popülerliği ile dikkat çekiyor.

İlçeye girişte,sağda park edip hemen karşımızdaki çay bahçesinde oturuyor ve sahlep içiyoruz.

17:00 ‘ de hareket etmek üzere, herkes serbest.

Daha güzel ve yeterli bir zamanda gelmek üzere hızlı bir çekimle hareket saatinden önce toparlanıp Taraklı’ ya veda ediyoruz.

 

 

Uzun sayılacak bir tura, kısa da olsa bu kadar fazla görsel şölen katabiliyoruz.

İzmit’ e vardığımızda saat 18:00 ‘e geliyor.Selman hala yumurtaları satmamış.Yumurtları satmak için aracı bizim oturduğumuz Yahya Kaptan’ a sokuyoruz.Bagajdan çıkarılan ve içi saman dolu iki kasa yumurta , hemen oracıkta, ayak üstü ve bir solukta satılıyor.

Kasalarda bulunan samanlar, Sorkun Köyü’ den alınan çömleklerin içine, onlarında üstüne yumurtalar paket yapılıyor.

Bu işten en çok Selman zararlı çıkmışa benziyor, hiç anlamadığı ticaret yüzünden.

Ağzımızda ve duyusal – görsel zihnimizde kalan hoş tatlarla bir turu, sezonun , 2011 yılının son turunu noktalamış oluyoruz.

Bu son tura ve bundan önceki turlara katılan, katılmayan, destek olan ,ilgi gösteren, gönül birliği yapan herkese, bizi yıl boyu taşıyan kaptanlarımıza çok teşekkür ediyorum.

2012 etkinliklerinde yeniden birlikte olmak dileğiyle, şimdiden iyi seneler diliyorum.

 

Saygılarımla,

OLUMLU OLARAK :

  • Havanın alabildiğine  açık ve güneşli olması
  • Sorunsuz ,  kazasız başlangıç ve bitiş
  • Yeni bir rota ve el değmemiş kekik kokulu dağ geçitleri
  • Her seferinden tura katılan yeni yüzler

 

OLUMSUZ OLARAK :

  • Tahmin edilenden daha fazla gidilen uzun yol
Copyright © 2010 Tüm hakları IFMC'ye aittir  
Güncelleme Tarihi: 29.12.2011
 
İktisatlılar Evi İktisatçılar Haftası İktisad Dergisi Karıncalar Tiyatro Topluluğu İktisat Doğa Sporları Resim Atölyesi